Powered by Joomlamaster.org.uatogether with Joomstudio.com.ua

 

                                                                                                                                                                                          Az (1) Ru (1) En (1)

Friday, 19 January 2018 08:05

Azerbaijan’s population increases

Written by
Wednesday, 17 January 2018 06:31

Mapped: The world's most (and least) religious countries

Written by
Tuesday, 16 January 2018 06:55

KKTC Seçimlerinden Aldığım Mesaj

Written by

7 Ocak Pazar günü KKTC’de yapılan Milletvekili seçimlerinin sonucunun, kendi içinde sessizce verdiği birçok mesaj var. Önemli olan bu mesajların nasıl değerlendirildiği.

Öncelikle kadın milletvekillerinin sayısının 9, yani Meclisin yüzde 18’i olması KKTC tarihinde bir ilk. Kotanın işe yaradığının çok açık göstergesi ve çok memnuniyet verici bir sonuç. Umarım ileriki seçimlerde kotanın tamamına ulaşır ve geçer.  

Karma oyların yüzde 11 olması ve en çok karma oy alan ilk 10 Milletvekili arasında UBP Milletvekillerinin olmaması, ilk sekizde CTP ve HP milletvekillerinin yer alması,  UBP taraftarlarının parti birliğine sadık kaldığını, buna karşın CTP ve HP taraftarları ile karasızların özellikle oylarını bu iki partiye bölüştürdüğünü çağrıştırmakta.

Geçersiz oyların ise yüzde 11 olması gerçekten çok üzücü. Kullanılan oy oranı yüzde 66.07 iken bunun yüzde 11’in de geçersiz olması, toplam seçmenlerin sadece yüzde 59.4’ünün KKTC’nin gelecek 5 yılına yön verdiğini gösteriyor. Daha da üzücü olanı, bu katılım yüzdeliği içinde, toplam seçmen sayısının sadece yüzde 25.54’ünü herhangi bir partinin alabilme ihtimali. Bunu alan parti tek başına iktidar olacak ve geri kalan yüzde 75’i de kendi görüşleri doğrultusunda yönetebilecekti. Belli ki 1975 yılında içinde benim de oyumun olduğu  “Tercihli De Hont” sistemi artık günümüz şartlarına uymamakta ve daha iyisinin uygulamaya konması gerekmektedir.

Bir diğer sıkıntı ise oyların sayım yöntemi.

Olaya matematiksel olarak bakıldığında, oy verme ve pusulalarının sayımı için harcanan ek mesai ücretlerinin birkaç tanesi ile elektronik oylama sistemi kurulabileceği ve sonuçların da birkaç saat içinde alınabileceği görülmekte. Çağımızın teknolojisi buna çok uygun. ABD’de mekanik oy sayımı ilk kez 1889 yılında Jacob H. Myers patentini aldığı araçla yapılmıştı. 1990 yılında elektronik sayıma geçen ABD’de seçim sonuçları çok kısa bir zaman dilimi içinde alınabiliyor. 80 milyonluk Türkiye’de de sanırım bir saat sonra kesin olmayan seçim sonuçları çıkmıştı. Ülkemizdeki Üniversitelerin bilişim bölümlerinden ortaklaşa oluşturulacak bir programlama ekibi, KKTC’ye özgün seçim sayım programını yazabilir ve yüzde 100 KKTC üretimi olan bu program bilgisayarlara yüklenerek uygulamaya konabilir.  Bu şekilde hem oy kaybı önlenir hem de sonuçlar birkaç saat içinde alınabilir ve milyonlarca lirayı bulan sayım için gerekli fazla mesaiden kurtulunabilir.    

Seçim sonuçlarını duygusal açıdan değil, siyasi açıdan değerlendirdiğimde;

  1. a)Türkiye ve KKTC karşıtlığının artık prim yapmadığı,
  2. b)Federasyon isteyen partilere ve kişilere rağbetin azaldığını,
  3. c)Türkiye’den su ve elektrik gelmesine halkın olumlu baktığını,
  4. d)Türkiye ile ilişkileri canlı ve sıcak tutan kişi ve partilerin daha çok tercih edildiğini,
  5. e)Marjinal parti ve kişilerin sayısının çok az olduğu,
  6. f)Türkiye ve KKTC karşıtı olan kişi ve partilerin geçmişe göre daha da azınlığa düştüğünü,
  7. g)Siyasilerin özel yaşamları ile siyasi yaşamlarının vatandaşlar tarafından birbirine karıştırılmadığını,
  8. h)KKTC halkının büyük çoğunluğunun “Federasyon temelinde” görüşmelerin sürdürülmesine olan ilgisinin azaldığını ve daha ziyade Türkiye ile daha çok ve derin ilişkilerin kurulmasına sıcak baktığını,
  9. i)İktidarın büyük Partisi olan UBP’nin icraatlarının KKTC halkı tarafından benimsendiği,
  10. j)KKTC halkının tek bölge seçim sistemine tam olarak uyum sağlayamadığı,

görülmektedir.  

Seçim sonrasında oluşan tablo, bir dönem Türkiye ve İtalya’da olduğu gibi sürekli koalisyon hükümetlerinin kurulacağının habercisidir. Bazı siyasi parti başkanlarının daha seçim yapılmadan UBP ile hükümet kurmayı istemediklerini açıklamaları, KKTC’de ülkeyi sarsamayacak ama çoklu koalisyon ile kurulacak hükümetlerin uzun ömürlü olamayacağının ve çeşitli siyasi krizlerin yaşanacağının işaretini vermektedir.  

UBP dışındaki milletvekillerinin sayısı 29 ve parti sayısının 5 olduğu ve de bu 5 partinin 2 tanesinin sol, 2 tanesinin sağ ve 1 tanesinin de liberal olduğu göz önüne alınırsa, 28 milletvekili, -1’i Meclis Başkanı- komitelerde çoğunluğu sağlayamayacağı için sadece 2 Meclis Grubu ile koalisyonun kurulması ve yürütülmesi çok zor ve nerede ise imkansız gibi gözükmektedir. 21 Milletvekili ile UBP Meclis komitelerinde çoğunluğa sahip olursa, koalisyon hükümetinden gelecek hiç bir yasa ve öneri komitelerden UBP’nin onayı olmadan geçemeyecektir. Bu durum da siyasi kaosa yol açacaktır. 

Hesap sorma, yolsuzlukları araştırma, banka hesaplarını kontrol etme ve benzerleri gibi kulağa hoş gelen ama “başlangıcı ile ucu açık” söylem ve icraatların,  daha evvel yapıldığı ülkelerde elle tutulur bir sonuç vermediğini, yakın politik tarih söylemektedir.

Yolsuzlukların, rüşvetin araştırılması, soruşturulması ve benzeri işlerin yapılmasını herkes istemektedir ama bu yolsuzluk araştırmalarının hangi tarihten başlayacağıdır önemli olan. Sayın Şener Levent’in yazdığı gibi 2005 yılında CTP’nin ilk kez iktidar olduğu dönemden mi başlayacak bu soruşturmalar, yoksa 1976 yılında KTFD Meclisinde yüzde 75 sandalye kazanarak iktidar olan UBP döneminden mi?

Önemli olan adalet terazisini kimin, hangi şartlarla kuracağı ve bu terazinin nerede dengede kalacağıdır.     

Prof. Dr. Ata ATUN

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

e-mail: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. veya  This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

http://www.turkishny.com/authors/prof-dr-ata-atun/261056-kktc-secimlerinden-aldigim-mesaj

 

Monday, 08 January 2018 05:45

Why did protests erupt in Iran?

Written by
Friday, 05 January 2018 09:17

US to Iranian Protesters: You Will Not Be Forgotten

Written by
Monday, 01 January 2018 00:00

Azerbaijan Wrestles with Rising Iranian Influence

Written by
Friday, 29 December 2017 00:00

ERMENİ FAALİYETLERİ ( 26 Aralık 2017 )

Written by
Thursday, 28 December 2017 07:31

Israel and Turkey – Natural Allies

Written by
Wednesday, 27 December 2017 00:00

Kıbrıs Konusu da BM’de Sonuçlanmalı

Written by

Kudüs’ün ABD tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması ve Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararının ardından Türkiye ile Yemen tarafından hazırlanan ve Birleşmiş Milletlere üye tüm devletlere "Kudüs'te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma" çağrısı yapan karar tasarısının, BM Genel Kurulu'nda ABD’nin tüm tehditlerine rağmen 128 oyla kabul edilmesi, dünya üzerinde 1945 yılından beri süregelmekte olan küresel politik dengeleri bozulduğunun çok açık bir göstergesi. Aynı zamanda ABD’nin patronluğunun da son bulduğuna işaret ediyor bu oylama.

BM tarihi bir süreçten geçiyor. Bunun arkasından bir değişimin geleceği de kesin. BM Genel Kurulunda, ABD’nin Güvenlik Konseyindeki vetosuna rağmen "Kudüs'te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma" çağrısının onaylanması ve ABD’nin bu konuda yalnız kalmasının yaratacağı artçı dalgalar, özellikle oylamada “Evet” oyu kullanan ülkelerin canını belki biraz yakacak ama asıl zarar gören ABD Başkanı Trump olacak.

Bu olay bana 1963 Kasımında suikaste kurban giden ABD Başkanı John. F. Kennedy’yi hatırlattı. FED’i kapatması Kennedy’nin sonunu getirmişti. Aynı şekilde FED’in Yönetim Kuruluna ABD Devletinin bürokratlarını sokmak istemesi Trump’ın da, -Kennedy gibi hazin olmasa da- sonunu hazırlıyor. Kendisine suikast yapılmadı ama “Biz senden daha güçlüyüz. Bizi dinlemezsen böyle dünyaya rezil olursun” mesajı verildi kendisine. Bu saatten sonra Başkan Trump’ın işi zor. Zira BM’deki bu oylamadan sonra ABD ile birlikte Başkan Trump’ın karizmasının çizildiği ve “Dünya’nın Başkanı” sıfatının yara aldığı çok açık.

Elbette bunun arkasından ABD’nin karşı durması nedeni ile mazlum olan milletlerin mağduriyet yaşadığı birçok konu yavaş yavaş önce dünya gündemine düşecek, sonra da BM Genel Kuruluna gelecek.

Kıbrıs konusu da bunlardan bir tanesi. ABD’nin Gizli Devleti’nin, Pentagon’un ve CIA’nın bölgesel çıkarları, Akrotiri ve Dikelya askeri üsleri ile Trodos’lardaki Apollo tepesinde yer alan (Echelon) dinleme üssünün dünyanın diğer yerlerindeki ABD üslerinden çok daha önemli olması nedeni ile 1950 yılının Ocak ayında ABD eli ile Kıbrıs’ta tohumları ekilen Kıbrıs halen daha sürdürülebilir bir çözüme ulaşmış değil. Ulaşacağı da yok. Adadaki huzursuzluğun bittiği ve ada üzerinde yaşayan iki etnik toplumun barış içinde yaşamaya karar verdiği gün, her iki toplumun gözlerinin bu üslere çevrileceği ve boşaltılmaları isteneceği için, adaya çözümün gelmesi ABD’nin ve İngiltere’nin işine hiç gelmiyor.

Buna ilaveten Rum tarafının çözüm isteksizliği, Türk tarafını azınlık olarak görmesi/ lanse etmeye çalışması ve Rum Üniter Devleti’nin kurulması için çaba harcaması, Federasyon tipi bir çözümün olamayacağını yıllar önce ortaya koymuştu. Crans Montana’da müzakelerin, Rumların açgözlülüğü ve Bizans oyunları nedeni ile çökmesinden sonra taraflar, sürdürülebilir bir çözümün son 49 yıldır görüşülmekte olan “Eşit statüde iki devletten oluşacak Federasyon” olamayacağı gerçeğini artık kavramış durumda.  

Tüm bu gelişmeler, Türk tarafının kendisine yeni bir strateji çizmesinin ve yeni bir yol seçmesinin zamanının geldiğine işaret ediyor. Özellikle de BM Genel Kurulunda yapılan son Kudüs oylamasından sonra değişen dünyanın yeni politik dengesi içinde, mazlum ülkelerin benzeri konuları ile birlikte KKTC’nin son 34 senedir altında ezildiği insanlık dışı ambargoların kaldırılması konusu BM genel Kuruluna getirilebilir. Daha doğrusu getirilmelidir.

Türkiye bunun üstesinden gelebilecek kadar güçlü ve liderlik vasıflarına sahip bir ülke. Arap ülkelerini ve dost ülkeleri Kudüs konusunda bir araya getirme başarısını gösterdikten sonra aynı tarzda bir arka çıkma girişimi, KKTC üzerindeki ambargoların kaldırılması için de yapılabilir. Bunun için hem Türkiye hem de KKTC, Azerbaycan ile birlikte, el ele yoğun bir siyasi çalışma başlatmalı, bu yolda her tür gayret gösterilmelidir.

Prof. Dr. Ata ATUN

KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı

Wednesday, 27 December 2017 00:00

Blocking Cell Phone Signals in Public Buildings.

Written by
Monday, 25 December 2017 00:00

AYAZ ATA VE NARDUGAN

Written by
Thursday, 21 December 2017 09:03

Parodieanspruch der Armenier auf altes Nachitschewan

Written by
Monday, 18 December 2017 05:53

Traces of Zoroastrianism in Azerbaijan

Written by
Wednesday, 13 December 2017 07:56

Turkey-Russia co-op important for regional peace

Written by
Thursday, 14 December 2017 00:00

Religious tolerance is a safeguard of peace and security

Written by
Tuesday, 12 December 2017 06:05

BTK - key link of East-West transport corridor

Written by
Wednesday, 13 December 2017 00:00

ABD ve Türkiye

Written by
Monday, 11 December 2017 05:43

Trump`s torpedo all peace efforts

Written by
Friday, 08 December 2017 04:49

Reza Zarrab davasında hedef Türkiye değil İran!

Written by
Thursday, 07 December 2017 06:46

Kur’an Türkler Hakkında Ne Diyor?!

Written by
Thursday, 07 December 2017 06:33

Sanat Eğitiminde Türk Grafik Sanatının Önemi

Written by
Friday, 01 December 2017 00:00

Public Opinion Poll in the North Caucasus 2017

Written by
Thursday, 30 November 2017 07:00

Azerbaijani musicians perform at UNESCO General Staff

Written by
Wednesday, 29 November 2017 00:00

RESETTLEMENT OF ARMENIANS TO KARABAKH

Written by
Friday, 24 November 2017 00:00

Kıbrıs Türkü’nün Yeni Yol Haritası Ne Olmalı?

Written by

‘’Kıbrıs meselesinin’’ halli için yarım asırdır süre gelen müzakereler çerçevesinde İsviçre’nin Crasn Montana bölgesinde yürütülen görüşmeler, yine Rum tarafının masayı terk etmesi üzerine son buldu. Konferans boyunca tarafları anlaştırmak için mesai harcayan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres konferansın başarısız olduğunu kamuoyuna duyuran isim oldu. Mustafa Akıncı’nın KKTC Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte, tekrar başlayan müzakereleri yürütmekle görevli olan BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Temsilcisi olan Espen Barth Eide’nin de görevini bırakacak olması, uzun süre yeni bir müzakerenin olmayacağı anlamını taşıyor. Rum tarafında Şubat ayında gerçekleşecek olan seçimlerin sonucunda yeni bir müzakere sürecinin başlayıp başlamayacağı ise şimdiden merak konusu. Diğer taraftan Rum tarafının bu ay içinde Doğu Akdeniz sınırları içerisinde gerçekleştireceği sondaj çalışmasına da Türk tarafı ve Türkiye’nin vereceği cevap hayati önem taşıyor. Kısacası müzakere masasından adaya dönen Türk tarafını Rumların yeni oyunları bekliyor!
Kıbrıs ‘’Meselesi’’
Kıbrıs Türkü için, Kıbrıs meselesi; Gasp edilen haklarını Rumlardan geri almanın mücadelesidir. EOKA başta olmak üzere, ‘’devlet’’ destekli çeşitli terör örgütleri tarafından katledilen Kıbrıs Türklerinin hesabı henüz sorulmuş değildir. Adada ikinci sınıf insan muamelesi yapılmak istenilen, (geçmişte yapılan) bilinçli ve sistematik bir şekilde soykırıma tabi tutulan, yaşadıkları yerleşim yerlerini terk etmek zorunda kalan Kıbrıs Türkü’dür. Türkiye’nin barışçıl müdahalesi olmasa, Kıbrıs adasında yaşama hakkı tanınmayan ve bugünde Rumlar tarafından adada istenmeyen tek unsur yine Kıbrıs Türkü’dür. Rumlar, hiçbir zaman eşit statüde bir devletin varlığından yana olmadıkları gibi, yönetim ve egemenliğin kendilerinde olduğu bir Kıbrıs’ta azınlık olarak dahi Türkleri istememektedirler. Bugün itibari ile, adanın kuzeyinde varlığını sürdüren Türklerin yaşamış oldukları toprağın bir kısmının kendilerine tazminat olarak verilmesini istemekte, olası bir ‘’çözüm’’ durumunda ise güneye yerleşecek her Türk için, Türklerin yaşamış olduğu kuzeye üç Rum’un yerleşmesini dayatmaktadır. Bu dayatma, şüphesiz ki adanın demografik yapısının çok kısa sürede Rumların lehine dönmesine ve Türklerin azınlık olma sürecinin hızlandırılmasına zemin hazırlama gayesi ile istenmektedir. Bugüne kadar ki müzakerelerde Rum tarafının ortaya koymuş olduğu ve kabul edilmeyeceğini kendilerinin de bildiği bütün talepler, bir sonraki müzakere masasında kazanılmış hak olarak sayılmaktadır. Türk tarafı ise her seferinde verdiği tavizlere bir yenisini ekleyerek art niyet içerisinde görüşmeleri yürüten Rum tarafının işini kolaylaştırmaktadır
Altı Başlık Altında Dayatılanlar
Akıncı’nın göreve gelmesi ile birlikte tekrar başlayan müzakere süreci, altı temel başlık altında şekillenmişti. Bu başlıklar Ekonomi, Avrupa Birliği, Mülkiyet, Yönetim-Yetki Paylaşımı, Toprak, Güvenlik-Garantiler şeklinde kamuoyuna duyuruldu. Mayıs 2015’den beri aralıklarla devam eden müzakere sürecini başlıklar halinde incelemenin daha yararlı ve anlaşılır olabileceği kanaatiyle geride kalan iki yıllık dönemi maddeler halinde ele alacağım.
1. Avrupa Birliği (AB)
Türkiye, 1952 yılında NATO ittifakına dahil olarak Batı bloğu ile olan entegrasyonu kağıda dökmüş ve bu bloğun en önemli müttefiklerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bilhassa soğuk savaş döneminde bu müttefikliğin önemi iki taraf içinde bugünkünden daha ayrı bir mana taşımaktadır.
1963 yılında Avrupa Enerji Topluluğu adını taşıyan ve bugünkü AB’nin temellerinin atıldığı toplulukla ortaklık anlaşması imzalayan Türkiye, AB’ye resmen üyelik başvurusunu da 1987 yılında tamamlamıştır. Türkiye’nin Avrupa ile olan yarım asırlık macerası daha uzunca yıllar devam edecek türdendir. Türkiye her seferinde AB uyum yasaları çerçevesinde bir takım adımlar atmakta ise de, bu adımların nihayetinde AB’ye tam üyelik gibi bir durumun söz konusu olması ihtimal dahilinde değildir. Türkiye ve AB ilişkileri senelerdir sürünceme halinde iken, Türkiye’nin devlet olarak tanımadığı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, (GKRY) AB üyeliğine bir nefeste alınıvermiştir; üstelik adanın tamamını temsilen. AB’nin almış olduğu bu siyasi karar Kıbrıs Türkü’nün adadaki varlığını adeta görmezden gelip, tek egemen gücün GKRY olduğunu ilan etmesinden başka bir şey değildir. Bir tarafta adeta azınlık muamelesi yapılan Türkler, diğer tarafta ise Kıbrıs’ın bütününü temsil ettiğine inanan ve inandırılan GKRY mevcuttur. Bu kokuşmuş ve art niyetli anlayışla adada Türk ve Rum ortaklığında bir devletin kurulma ihtimali, kurulsa bile uzun soluklu bir ömrü olması mümkün gözükmemektedir.
2. Ekonomi
Kıbrıs adası, Akdeniz’in en büyük üçüncü adası konumundadır. KKTC bugün itibarıyle ada sahillerinin yarısına sahip durumdadır. KKTC, hali hazırda 100’e yakın ülke ile dolaylı yoldan ticari ilişkilerini yürütmektedir. Turizm ve ülkedeki üniversitelerin ekonomiye sağlamış olduğu katkıda önemlidir. Kişi başı gayrı safi milli hasılası 15 bin dolar civarında bulunmaktadır. Rumların yaşamış olduğu Güney’e baktığımızda ise, AB üyesi olmasına rağmen kişi başına düşen milli gelirin 17 bin dolar olduğunu görmekteyiz. GKRY ekonomisine sadece Rusya’nın 30 milyar doların üzerinde bir mevduat ile destek verdiği dünya kamuoyunun malumudur. AB üyesi olan bir Orta Doğu ‘’ülkesine’’ Rusya’nın bu kadar açık şekilde destek vermesinin en önemli sebebi GKRY’nin hakimiyetinde bulunan üsleri elinde bulundurmaktır. Ayrıca Gazprom ve Lukail gibi Rus menşeli enerji şirketlerinin de önümüzdeki dönemde GKRY’nin Akdeniz’de başlatmayı planladığı sondaj çalışmalarında yer alması sürpriz olmayacaktır. AB ise GKRY’ni sürekli olarak çeşitli hibe programları ile desteklemektedir. İki taraf içinde adanın en önemli meselesi olan içme suyunun Türkiye tarafından KKTC’ne ulaştırılması da hayli önem arz etmektedir. KKTC Başbakanı Hüseyin Özürgün bu suyu Rumlarla paylaşmak istediklerini, ama olumsuz bir cevap aldıklarını söylemiştir. Gerçekleşmesini ihtimal dışı bulduğumuz ortak bir devletin ekonomisini Rumlar değil, Türkler ayakta tutmaya muktedirdir. GKRY üslerini kullanamayacak duruma gelen Rusya’nın herhangi bir ekonomik destekte bulunacağını düşünmekte gerçekle bağdaşmayacaktır.
3. Mülkiyet
İki halkın ortak iradesi ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin Rumlar tarafından yıkılmasının ardından ortaya çıkan mülkiyet konusu hala varlığını koruyor. Türkiye’nin 1974 yılında adaya yapmış olduğu barışçıl müdahalenin hemen ardından kurulan Kuzey Kıbrıs Federe Devleti, güneyde taşınmazı bulunan vatandaşlarına güneye giden Rumların taşınmazlarını tahsis etti. Rumların ifadesiyle kuzeyde 46 bin taşınmazları kalırken, Kıbrıslı Türklerin de güneyde 15 bin taşınmazı bulunuyor. Bugün ise, Rum yönetimi bütün taşınmazların kendisine iade edilmesi, isteyen Rumların gelip kuzeye yerleşmelerini talep ediyor. Adanın nüfusunun dört Rum’a bir Türk şeklinde sabitlenmesi de yine Cenevre’de masaya getirdikleri maddelerden. Bununla da sınırlı kalmayıp olası bir ‘’çözümde’’ Türkiye’den adaya serbest giriş çıkışların olamayacağı ve Türkiye’den gelen Türklerin adaya yerleşim haklarının da bulunamayacağı ifade ediliyor. Yunanistan vatandaşlarının ise hem mülk edinme hem de adaya serbest giriş çıkış haklarının devamı isteniyor. İlave olarak Türk tarafından daha fazla toprak talebinde bulunan Rumların geçinmeye gönüllerinin olmadığı açık ve net bir şekilde ortadır. Kıbrıs Türkü, yüzünü kızartacak hiçbir suç işlemediği gibi, sadece vatanını savunmak durumunda kalmış ve nefsi müdafaa hakkını kullanmıştır. Rum tarafının tazminat adı altında herhangi bir toprak talebinin olması asla söz konusu değildir.
4. Toprak
Cenevre’de gerçekleştirilen müzakereler esnasında KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın KKTC topraklarını %36 dan %29 a düşürmeyi kabul ettiği haritayı BM heyetine sunması uzun süren tartışmalara yol açmıştı. KKTC topraklarının %20 oranında azalması anlamına gelecek olan bu haritayı BM heyetine sunmanın hiçbir izahı yoktur. Adada ortak bir devlet olsun ya da olmasın Türk topraklarının bu derece küçülmesi söz konusu olmamalıdır.
5. Yönetim ve Güç Paylaşımı
Olası bir ortak devletin kurulması durumunda Türk tarafının iki temel talebi vardır. Kurulacak devletin siyasi yapısında eşitlik ve dönüşümlü başkanlık. Rum tarafı ise bu iki talebi de şiddetle reddetmektedir. Rum lider Anastasiadis; ‘’Azınlığın çoğunlukla eşitlenmesi kabul edilemez’’ diyerek daha işin en başında Kıbrıs Türkü’ne kurulacak devletin ortağı değil de, bir azınlık muamelesinde bulunmaktadır. Bu ifadeler Rum tarafının niyetinin ne olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
6. Güvenlik ve Garanti
Rum tarafı Yönetim ve Yetki Paylaşımında esneklik gösterebileceklerinin sinyalini veriyor. Bunun tek yolunun ise Türk tarafının Güvenlik ve Garanti başlığında atacağı adımlara bağlı olduğunu ifade ederek, adada tek bir Türk askerinin kalmamasını ve Türkiye’nin Garantörlük hakkından vazgeçmesini istiyorlar. Türkiye’nin asker sayısını %80 oranında düşürme teklifini de kabul etmeyen Rum tarafı adada tek bir Mehmetçik istemiyor. Zürih ve Londra anlaşmaları ile adanın tamamı için kazanmış olduğumuz Garantörlük hakkımızdan da vazgeçmemizi de değişen ve gelişen dünya şartlarına bağlayarak laf kalabalığı yapmaya devam ediyorlar. Bildiğiniz üzere, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak için Rusya-İran-Türkiye garantör olmuş durumdadırlar. Görüldüğü gibi 21. Yüzyıl şartlarında da garantörlük hala geçerliliğini sürdürmektedir. Hele Kıbrıs’ta Türkiye’nin bu hakkından vazgeçip, adadaki askeri varlığını sonlandırması ENOSİS budalalarının iştahını kabartıp, EOKA’yı hortlatarak Kıbrıs’ı Türk mezarlığına çevirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Kıbrıs Türk’ü Kendi Kaderini Tayin Etmelidir
Bugün yarın derken yarım asrın geride bırakıldığı müzakere masalarından Kıbrıs Türkü’nün lehine bir karar çıkmayacağı aşikârdır. Eşit statü ve yetkilerle kurulsa dahi bu devletin uzun süre yaşayamayacağı da ortadadır. Rumların ve Yunanistan’ın kafalarındaki nihai çözümlerinin ‘’Türksüz bir Kıbrıs’’ olduğunu söylemeye gerek dahi yoktur. Böyle bir tabloda, birleşik Kıbrıs’tan, çözümden, kalıcı barıştan bahsedilerek geçirilen her dakika ziyan olmaktadır. Kıbrıs Türkü ve Türkiye, Kıbrıs davasının tek haklı tarafıdır. Uluslararası arenada Rumların adanın tek sahibi olarak kabul edilmesine sert şekilde karşı çıkılmalıdır. Adadaki Türk varlığı bir azınlık, Türk Cumhuriyeti ise bir derebeylik değildir. Önümüzdeki yeni dönemde müzakere fasılları bir daha gündeme gelmemeli, KKTC’nin ekonomik refahını arttırmak çeşitli eylem planları hazırlanmalıdır. Tüm dünya nezdinde Kıbrıs’ın tek sahibiymiş gibi hareket eden ve kendisine ‘’Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’’ adını veren Rum kesimine ve Rumların destekçilerine cevaben; KKTC’nin adı KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ olarak değiştirilmelidir. Türkiye; Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin siyasi entegrasyonu için canla başla çalışmalı, bağımsız devlet olarak dünyaca kabul görmesini sağlayacak adımları ivedilikle atmalıdır. Kıbrıs Türkü’nün geleceğe güvenle bakması, adadaki sulh ortamının devamı ve meselenin kalıcı olarak çözüme kavuşması için Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulmasından başka bir seçenek yoktur.
Osman KEPENEK
Akademik Araştırma Enstitüsü Başkanı
Eskişehir Yenigün Gazetesi Köşe Yazarı
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
0553-437-70-43

http://kafkassam.com/kibris-turkunun-yeni-yol-haritasi-ne-olmali.html

Thursday, 23 November 2017 00:00

MOSSAD-Black Cube Türkiye’de kimlerle irtibatlı?

Written by
Wednesday, 22 November 2017 06:04

The ‘Spectre’ of ANCA: The Shell, The Shill

Written by
Monday, 20 November 2017 04:54

فارسی یا دری؛ تورکی یا آذری!

Written by

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) 34. kuruluş yıl dönümü Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de resepsiyonla kutlandı.

KKTC'nin Azerbaycan Temsilcisi Ufuk Turganer'in (solda) ev sahipliğinde düzenlenen resepsiyona,

Azerbaycan Diasporadan Sorumlu Devlet Komitesi Başkanı Nazim İbrahimov, Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Erkan Özoral,

Askeri Ataşe Tuğgeneral Zafer Ocak, milletvekilleri, Azerbaycan'da faaliyet gösteren Türk kurum ve kuruluşlarının temsilcileri,

iş adamları ve çok sayıda davetli katıldı.

https://anadoluimages.com/p/13192433

Page 1 of 12

LATEST NEWS